10 Mayıs 2021 Pazartesi

Ayıcıksam günahım ne?


Şimdi ben bir ayıcıksam...


İnsanlara güzel görünen ve her daim mutlu eden bir ayıcık olarak dünyaya geldim. Beni bir fabrikada ürettiler. Yani anlayacağınız bir fabrikasyon ürünüyüm, kare kodum, sertifikam ve onay belgem bile var. Tabii bu sonradan bana kimliğimin resmiyet kazanması için eklenen şeyler. İçimi önce elyaf, pamuk ve polyester gibi yumuşacık şeyler ile dolduruyorlar. Sonra dikiş makinasıyla bir güzel dikilirim. Bazen boynumda bir şal, papyon ya da kurdela olur. Bazen gerekli görürlerse başıma şapka bile eklerler. Kocaman bir burnum ve bir çift gözüm olur genellikle kahverengi, biz sevimli ayıcıklar genellikle dünyaya kahverengi ya da siyah gözlerle geliriz. Mavi gözlü bir ayıcığa hiç rastlamadım mesela. Gözlerimiz boncuk gibidir, zeytini andırsa da düğmeye daha çok benzer. Bazı çocukların onu düğme zannedip üzerine sıkıca bastığı bile olur. Ama sadece sert bir plastikten ibarettir. Hep aynı yere baksak da biz ayıcıklar her şeyi görürüz. Sadece görmek istemediklerimizi görmezden geliriz o kadar, tıpkı sizler gibi... Biz sevimli peluş ayıcıklar ne kadar sevimli ve güzel görünsek de aslımız olan ayılara hiç benzemeyiz çünkü onlar yabani ve evcil değildir. Mizacı sert yaratıklardır bizim gibi eve avuca gelmezler küçük bir kutuya sığmazlar. Bir ayıyla sarılarak uyumak mı asla! onu ancak bizimle yapabilirsiniz. Biz ayıcıklar insanlara hediye olarak verilmek için dünyaya geliriz, bir nevi mutluluk aracı da sayılabiliriz. Ben ise belki bir çocuğun doğum günü hediyesi belki de bir sevgilinin yıl dönümü hediyesi olacağım. Ya bir çocuğun kollarında beraber büyüyeceğim ya da bir sevgilinin sevgilisini hatırlarken sarılacağı sevimli bir mutluluk aracı olacağım. Acaba bir çocuğun elini tutabilecek miyim? ya da en kötüsü, beraber büyüdükten sonra kenara itilecek miyim? Veya bir sevgilinin sevgilisine kızdıktan sonra duvara fırlatılan o an nefret edilen eşyasına mı dönüşeceğim. Hiç bilmiyorum. Zamanı gelince nereye gideceğimi hepimiz beraber göreceğiz. 


Bizi fabrikalar hazır hale getirdikten sonra güzel bir şekilde ambalajlar ve daha süslü ve göz alıcı bir hale dönüştürür. Sevimli ayıcıklar o dakikadan sonra biraz daha havalı olur.  Kutusunda bile ayrı bir hava vardır. Ya bir oyuncakçının tezgahında sergilenir ya da bir depoda dağıtıma gitmek için aylarca kapalı olan kolilerin içerisinde bekletiliriz. En sonunda birinin kucağında buluruz kendimizi. Ne kadar kalacağımızı ne sahibimiz ne de bizler bilebiliriz. Her ne kadar bizden çok olsa da, ne kadar çok birbirimize benzesek de, hepimizin kendi içinde kocaman bir yalnızlığı vardır. Çünkü biz biraz da yalnızlığı temsil ediyoruz. Yalnız olan ufak bir çocuğun en yakın arkadaşı bazen ise tek arkadaşı ya da sevgiliden geriye kalan eski bir anı olarak kalıyoruz. Birine ait olmanın en güzel yanı ne biliyor musunuz? En güzel yanı sahiplenmemiz ve bir ismimizin olması, sahibemiz bizi avucunun içine aldıktan sonra, hemen bize bir isim takar ve ilk günler en sevilen arkadaş biz oluruz, bize isimlerimizle bile seslendikleri olur. İşte o zaman kendimizi yalnız hissetmeyiz. Bizim yalnızlığımız odada kimse kalmadığı anlarda başlar. Biz çok yalnız kalırız hem de çok...Kenara itildiğimiz de olur bazen ise bir köşede unutulup gideriz.

-Ben de o gün güzel bir şekilde hazırlanıp süslenmiştim, kime gidecektim acaba? Güzelce ambalajlanıp bir kutunun içerisine kondum. Karton kutumun üzerine kanserojen madde olmadığım, makinada yıkanamayacağım, 3 yaş ve üzeri çocuklar için uygun olduğum bile eklendi. Belki garanti belgem bile vardır. Hani olur ya belki polyesterim içime fazla gelmiştir bir anda dikişlerim patlar popo bölgemde bir açık meydana gelir. Geri gönderilirim. İade edilen geri dönüşü olan bir ayı olmak istemem. Ben sevimli bir ayıcığım ve görevim görüldüğüm andan itibaren insanları mutlu etmek. Belki en anlamlı ve en güzel hediye olurum kim bilir. 

Hoppaaa şimdi gidiyorum bir çift soğuk elin içine bırakılmaya acaba nereye?... 


devam edeceğim 

 Not: Bu hikayeyi son günlerde içli dışlı olduğum sevimli arkadaşlarım için yazdım. Onlara ithafen. Bir de şu an gökyüzünde olan birine.


20 Ağustos 2020 Perşembe

Hayata ve Sana

"klasman dışı"

Hayat_a:

Yeniden dünyaya gelmeyeceğimizi düşünerek yazıyorum. Bir daha bu günlerin yaşanmayacağını varsayarak. Bu günler bir daha geri gelmeyecek ve ben burada olmayacağım. Uçurumun kenarında ayaklarımı sallandırırken yerle gök arasında bir karışıklık mesafe varmış gibi geliyordu hayat bana. Her mesafe biraz daha yakınlaşmış ve biz dünyanın sonuna gelmişiz gibiydi sanki . Bir yanım akıllı bir yanım değil. Fazla zeki sayılmam yarım akıllı diyebilirim. Bir tarafım eksik bir tarafım hiçbir zaman tamamlanamadı. Hislerimi aradım yıllar boyunca, nerede kimde diye, en nihayetinde bulamadım. Düşünce bankasına yatırdım tüm birikimimi. Belki ihtiyacım olur belki değerlenir, ileride kullanırım diye. Yıllarca öylece bankanın içinde durdu kaldı. Bir an olsun harcamayı düşünmedim. Düşünecek zaman dahi olmadı. Düşüncelerimi hep öteye sıkıştırdım hep orada sakladım. Sonra düşünürüm dediğim her şey beride kaldı. Düşünce bankası kendim için çok güvenilir bir yer çünkü tek ve kıdemli müşterisi benim. Ve ben gidince mirasım da benimle gidecek en güzel yanı da bu. Düşünce bankası tüm düşünceleri itina ile saklar ve biz isteyene kadar da ona dokunmaz. (ufak bir anı geliyor) Geçen gün bir kediye "Naber kedi?" diye seslendim. Kendisinin isminden bihaber olduğunu düşünerek. Kediler onlara naber kedi diye seslendiğimizin farkında bile değil. Hatta sahipleri tarafından bizlere konulduğu gibi isimleri bile var. Ama onlar kedi oldukları gibi isimlerinin pamuk, ponçik, zilli, ferhunde olduğunu bile bilmiyor. Biz her şeyi biliyoruz ama hala kim olduğumuzun bile farkında değiliz. Hayattayız fakat neresindeyiz bilmiyoruz. Belki bilenler vardır fakat onlar şu an evinde duvarların ne kadar düz olduğunu anlamaya çalışıyor da olabilir.

Sen köşesi;

Sana ne desem bilmiyorum. Hayatın, istasyonlarında mola bile vermeyen bir tren gibi akdığı zaman dilimlerinin birinde girmiştin hayatıma ve yerleşmiştin bir en özel köşesine. Yerin de güzeldi uzaktan bakıldığında. Başlarda her şey iyiydi hoştu ama birden değişimin kendisi gibi 0 da değişti. Nereden bilebilirdim ki hayatıma çıkmak için girdiğini?.. Tabi bir şeyler başlarken bitecekmiş gibi gelmez en başlarda. Bir şeylerin her zaman sonlanacağını biliriz ama yine de en sonuna kadar bitmesini bekleriz ya işte öyle. Hep bir yanımda vardın. Tamamlarsın sandım tüm eksiklerimi. Seninle konuşmayı bir şeyler anlatmayı severdim. Doldurdun içimi huzurla, sevgiyle ve sonra bir toz bulutu gibi kayboluverdin. Bir ay ışığı gibi gecenin koynuna yerleşmişken kararıvermesini de çok iyi bildin. Işığın gecenin en güzel rengiydi ama sanki bir tuşla kapanmış oda lambası gibi bir anda kararı verdi. Böyle Tuna Kiremitçi gibi romantik, ezbere basit cümleler kurmayı sevmem ama şu an gelişi güzel yazmayı dert edindim. Hayata ve sana yazarken teşekkür mü etmeliyim veda mı etmeliyim bilmiyorum. Hayatta en çok kullandığım kelimeler; (sırasıyla) sanırım, bilmiyorum, acaba? konuşurken bile kendimden emin değilim. Hiçbir zamanda olamadım. Yalnız sen köşesinde seni ağırladığım için bir yandan mutluyum aslında.
   
"ve"

Bir bağlaç olarak aramızda gezinen ve hemen hemen her cümle arasında kullandığımız "ve" işte en sonu sana bırakıyorum. Çünkü sana ve hayata bir şeyler anlatırken son olarak sana da bir şeyler söylemek gerekiyordu. Hayatım boyunca hiç aklıma gelmeyecek insanlar, beynimde ufacık yer bile kaplamayanlar bana sanırım en çok zorluğu siz çıkardınız. Sizlere yer açmak bile istemiyorum. Sona duygusal bir şeyler saklamak istedim ama bulamadım. Duygularımı hangi ağaç altına gömmüştüm, üstünden kaç mevsim geçmişti, yerine manzaralı bina mı yapıldı hiç bilmiyorum. Adresi ben de yok eğer bir gün bulursam toprağın ya da taşların altından bulup çıkaracağım. Bir de çıkarsa işte siz beni o zaman görün. (Eğer görebilirseniz)

Bunca can döner mi geriye? Hayat bize şu an yaptığını tekrar yapar mı, aynı şeyleri tekrar yaşar mıyız bilmiyorum. Düşüncesi bile insanı tüketmeye yetti ve arttı bile. Yeniden dünyaya gelsem yeniden seninle tanışır mıyım, oraya büyük bir soru işareti bırakalım (?) Bilinmez, belki de ben bir böcek olurum kim bilir? Sen ise bir yonca.

Şimdi gideceksek eğer nasıl geri döneceğiz dünyaya...

Güzel bir kutlama. İyi ki yazdım!...

öyyyflesine

26 Aralık 2019 Perşembe

Seviyorum anlasana...


Yine kendime aynı soruyu sorduğum günlerden birindeyiz. "Ben neredeyim ve burada ne işim var."


Hayatın beni oradan oraya sürüklediği günlerin birinde, yine yaptıklarımı ve yapacaklarımı sorgularken buluyorum kendimi. Hayatım boyunca hep bir şeyleri değiştirmek için çabaladım bir sürü şeyle uğraştım, değiştirebildiğim birçok şey oldu ama o içimdeki boşluğu bir türlü dolduramadım. Yollar değişti, sokaklar değişti, evler değişti ama benim içimdeki şey işte o bir türlü değişmedi. O günlerde zaman biraz daha yavaşlamıştı sanki.

Hayatımda bir sürü denemelerim oldu. Yakın geçmişte, bir oto araba yıkama firmasında çalışıyordum. Patronum bana: "Oğlum bu arabaları kendini temizler gibi temizleyeceksin" derdi hep. Yoksa gıcır gıcır olmazmış. Ben de kendimi temizler gibi değil de masanın üstündeki kırıntıları elimle toplarmış gibi yarım yamalak temizlerdim. Bu bir süre böyle devam etti. Performansımdan memnun olunmamış ki işime son verildi. Benim otomobilleri kendimi temizler gibi temizlemediğimi ilk patronum fark etmişti.

Bir ara demir doğrama ve kaynak atölyesinde işe başladım. Epey tehlikeli ama bir o kadar da zevkli bir işti. Ben ekmek keser gibi demirleri doğramaktan epey keyif alırdım. Yüzüm gözüm her yerime kıvılcımlar sıçrardı. Havai fişek gibi her yer cıvıl cıvıl renklenirdi. Gözlerim kör olacağımı zannettiğim ve ilerde parmaklarımdan sosis kızartma yapılacağını düşündüğüm için o işten kendim ayrıldım. 

Şimdi ise köpek bakıcılığı yapıyorum. Bu işe de başlayalı henüz 2 ay oldu. Yavru köpekcikleri dolaştırıyorum Lezzetli bir akşam yemeği hazırlar gibi o titizlikle mamalarını veriyorum ve biraz da sevgimi ekliyorum.  Şu an 3 köpek arkadaşım benim sorumluluğumda. Golden, Kaniş ve Terrier cinsi köpekle her sabah kent ormanında yürüyüşe çıkıyoruz. Bu işi sevmeye başlamıştım çünkü otomobil temizleyip cam silmekten daha zevkliydi. 4 arkadaş bir arada temiz hava alıp her gün beraber geziyorduk.

Kent ormanında insanlar yürüyüşe çıkar, çeşitli spor aktiviteleri yapardı. Sabah insanları ve akşam insanları diye ikiye ayırırdım ben insanları sabah insanları: mutsuz ve üzgün olurlardı genellikle, akşam insanları ise öfkeli ve bitkin. Çok nadir gülen insana rastlardım. Fakat bir gün günlerden hafta başı diye dillendirdiğimiz bir gün de uzaklardan koşar adım birisi geliyordu. İlk görüşte içimde bir şeylerin canlandığını hissetmiştim o an. Saçları altın sarısı olan biri doğmuştu gün yüzüne, sanki güneşin tüm ışıklarını o saçıyordu. Ve saçlarının bir teli bile kopsun istemezsiniz öylesine güzeldi. Belki bir altından bile daha değerliydi her teli. Koşarken gülümsüyordu ve ışıltısını bol keseden dağıtıyordu etrafına. Rüzgarıyla yanımdan hafifçe eserek geçti. O sıra gözlerimiz birbiriyle randevulaşmıştı sanki bir saniye de olsa oracıkta buluşmuştu. Yanlış görmediysem gözleri deniz yeşiliydi. Yüzü ay ışığı gibi parlak ve bembeyazdı. Yüzüne gölge düşse bile parıldardı sanki. O anlık görüntü iyice aklıma kazınmıştı. Bir anlık rüzgar içimi fırtınayla kaplamıştı sanki. Ardından bakakalmıştım, sonra her zaman yaptığım şeyi yapıp köpeklerime mamalarını verdim ve yoluma devam ettim.

Yine bir sabah altın saçlı güzel kız ritüeli olan sabah koşusuna başlamıştı ve yine ritüeli olan güzel gülümsemesiyle koşmaktaydı. Koşarken ne düşünüyordu acaba? İzlediği komik videoları aklına getirip düşündükçe gülüyor muydu? Yoksa birilerine sulu şakalar mı yapacaktı, bilmiyorum. Keşke güldüğü şeyler arasında ben de olabilseydim. Yanımdan hafif tempolu koşuyla yine zamanı yavaştan ve (kalp atışlarımı fotoğraf flaşları gibi şak şak patlatan bir edayla geçmişti.) Kendisi ne kadar yavaşsa ben sanki yanında emekliyordum. Her geçtiğinde gözlerimiz yine saliselik olsa da buluşup birbirini yakalardı. Ama o yavrularıma daha çok bakardı. Belki de onlara bakarken bana da bakma ihtiyacı duyuyordu. Göz çarpması.

Normalde yavruları dolaştırmaya kafama göre belirlediğim saatlerde çıkardım fakat bir süre sonra sırf onunla karşılaşabilmek için hep onun koştuğu saatlerde çıkmaya başlamıştım. Bu rutin bir süre böyle devam etti. Bir gün ansızın önümde durdu ve "Bunlar ne tatlı köpekler ya, senin mi?" diye sordu. O an kalbimin içinde büyük bir patlama yaşandı umarım sesi dışarı yansımamıştır. Sakince; "Hayır benim değil, sadece onlara ben bakıyorum" demekle yetinebildim. "İsimleri ne bu sevimli yavruların?" İsimleri... Coni Gitar, Malcom X ve, Terrari. "ha ha ha ne kadar da şekerler öyle" Bir de kakalarını sağa sola etmeseler daha sevimli olacaklar... "Kesin çok iyi anlaşıyorsunuzdur..." Sanırım öyle beni severler, mamalarını verdiğim zaman sevgileri ikiye katlanır :) Dur oğlum... Peki ya sen, diye sordum? "Ben ne?" diyerek yanıt verdi. Sen peki ne işle meşgulsün, ne yapıyorsun? "Ben öğretmenim" Sadece öğretmenim demekle yetinmişti başka bir şey de söylemedi. Ben de ne öğretmeni olduğunu sormadım. Belki resim öğretmeniydi veyahut fen bilgisi, belki bana formüller hakkında birkaç şey söyleyebilirdi. Ya da matematik hocasıydı. Trigonometri veya Differansiyel Denklemlerden bahsedebilirdi. Türkçe öğretmeni de olabilirdi. Dil Bilgisi dersim hep zayıftı belki bana daha düzgün cümleler kurmamda yardımcı olabilirdi. Neyse şimdi bunları boş vermeli, benim de zaten bu saatten sonra kafam onları almayacağı için böyle bir girdabın içine kendimi sokmak istemedim. "Her sabah buraya işe gitmeden önce koşmaya gelirim, beni dinç tutar ve mutlu eder. Güne zinde başlamak isterim. Hem spor herkes için önemli, şimdi ise gitmem lazım, görüşürüz...". dedi ve gitti.

Altın saçlı kızın altın saçlı olmasının dışında, öğretmen olduğunu öğrenmiştim. O artık benim için altın saçlı öğretmendi. İlk defa bu kadar çok yakınlaşmıştık, sanki ellerini avuçlarımın içinde hissetmiştim. Ara sıra gözlerimi kaçırmaya çalışsam da gözlerinin içine bakarak konuşmayı çalıştım. Bunu birazcık da olsa becerebildim, o an bu benim için  dünya rekoru kırmak gibi bir şeydi. 16 topu aynı anda elinde saatlerce çeviren dünya rekoru kıran bir rekortmenden farksızdı.

Yine herhangi bir günün değerli bir güne dönüştüğü günlerden birinde, bu sefer köpeklerden daha çok benimle ilgilenmişti. Hayata dair birkaç soru sordu, sevdiğim filmler, gezdiğim  yerler, yere çöp atan insanlar hakkında düşüncelerim, hayallerim ve dünyaya dair görüşlerim. Onun için bir şey ifade ediyor muydu bunlar bilmiyorum ben de sorduğu şeyleri biraz da tartarak hepsini içtenlikle yanıtladım. Coni Gitar onu görünce en az 3 kez havlardı.(Hav, hav, havv) Beni gördüğünde bile bu kadar sevinmiyordu kerata. Bir süre böyle birbirimizi gördüğümüzde selamlaşmaya ve ayak üstü sohbetlere devam ettik ve benim ona karşı olan sevgim gün be gün artmaya devam etti. Ona olan ilgimi anlamış mıydı bilmiyorum ama ben onu görünce uçurtmasını gökyüzünün en uç noktasına ulaştıran bir çocuk gibi şen oluyordum. O ise bugün ne koştum be diyerek kendi kendine övünüyordur kesin. Çünkü günden güne temposunu da bir tık daha arttırarak koşularına tüm hızıyla devam ediyordu. Ben de bizim yavrularla birlikte onunla beraber koşmayı o kadar isterdim ki...

Bazı günler vardı, bazı günler ise yoktu. Yokluğunu iyice arar olmuştum. Sabah ritüellerim eskisine nazaran daha keyifsizdi. Okullar tatil mi olmuştu acaba? Bu konu hakkında da hiçbir fikrim yoktu. Bu sıralar pek koşuya da çıkmıyordu işleri vardır diye düşünmüştüm. Her gün coni gitar, terrrari ve malcom'u görmeye gelecek değil ya. Hatta benim yüzümü bile unutmuş bile olabilir.  Düşünceler saçma bir yığıntıya dönüşmüştü.

Hava o gün güzel bir playlist listesi gibiydi. En güzel şarkılarını söylemişti sanki. - Önce gök simsiyahtı hareketli bir şeyler söylemiş ve ortalığı kasıp kavurmuştu, ardından yerini duygusal yağmurlara bırakmıştı. Gökyüzü ve toprak göz yaşına bulanmıştı. Yağmur sonrası hava, kırmızı bir gülün doğumu gibi açmıştı ve gökkuşağı ile bizleri selamladı. Ben de yağmur sonrası içime toprak kokusu çekebilmek ve yalnızlığımla bir başıma yürüyebilmek için kent ormanlarına gitmiştim. İlk defa yanımda köpeklerim olmadan yürüyüşe çıkmıştım. Ve ilk defa buraya akşamüstü geliyordum. Hava sandığımdan daha güzeldi, her gördüğüne gülümseyerek selam veren insanlar gibiydi. Biraz esinti vardı ama o da şarkıların son kısmıydı. Yerler henüz çiğdi ve yeşil yaprakların kokusu sanki içimde çağlıyordu.

İşte o an onu görmüştüm. "Altın saçlı öğretmen kızı" O da yürüyüşe çıkmıştı herhalde. Çünkü ona ilk defa koşmuyorken rastlamıştım. Yürüyüşü bile güzeldi, narindi o bile beni etkilemeye yetmişti. Acaba burada tek başına ne yapıyordu, sabahları neden koşmaya gelmiyordu bilmiyordum. Yoksa sabah koşuları yerini akşam yürüyüşlerine mi bırakmıştı. Bir an için göz geze geldik. "Merhaba dedi" ben de aynı şekilde karşılık verdim. "İlk defa seni yürüyorken gördüm diyerek gülümsedim, o da bana ben de seni ilk defa yanında köpeklerin olmadan bir başına görüyorum dedi" Keyifli bir andı. Ona o an aklımdan geçen her şeyi; duygularımı, hislerimi, içimde filizlenen solmayan çiçekleri ve heyecanımı açmak istedim. Ne zamandır koşmaya gelmiyorsun diyerek en kolay yerden girerek lafı açtım. "Evet gelemiyordum çünkü bazı şeyler için endişeliydim" Ne oldu diye sordum, hiçç sadece hiçç diyerek yanıt vermişti. Belli ki canı sıkkındı ve ben de o hiçlerin arasında kaybolmak istemedim.

Şeyy yani ben şimdi sana bir şey söylemek istiyorum. "-Evet dinliyorum...(şaşkın bir ifadeyle)"

-Şimdi gökyüzündeki bulutlar, üstüne bastığımız şu toprak, yürüdüğümüz sokaklar, yağmurun sesi, denizin maviliği, zirvede tek başına kalan bir kar tanesi, en sevdiğimiz şarkının nakarat bölümünü yüksek sesle söyleyişimiz, baharın gelişi, çiçeklerin kokusu, ve minicik çocukların o masum gülümsemesi ne kadar güzel şeyler değil mi? İşte onların tümünü şu an içimde, kalbimin tam da merkezinde yaşıyorum. Kalbimin içi şu an uçan balonlarla dolu ve yerlerinde duramıyor, bıraksam bir an uçuverecekler. Belki birini sen yakalarsın. Güneşin doğuşu ve batışı beni sana getirdi. Hissedebiliyor musun? İçimde 4 nala koşan atları, sanki gazi koşusu kazanmış gibiler...

Şaşırdı ve neler olduğunu kestirmeye çalıştı.

-Neyden bahsediyorsun? Anlamadım...

Seviyorum işte anlasana...

devam edecek...

"yıl sonuna"

5 Ocak 2019 Cumartesi

Öylesine...

Evler-binalar var. Dört tarafı örtülü. Geniş, dar odalı. Kimisinin içi sıcak, kimisi soğuk. Dışarıdan bakıldığında kimlerin yaşadığı bilinmeyen körpe binalar..

Denizler var. Olabildiğince mavi. Çok uzak sonsuzluk gibi. Derin, düşünceli ve hisli.

Sokaklar var. Yağmur yağdığında içleri oyulur. Bazen asfalt dökülür. Günü belli olmayan günlerde kaldırımları yeniden düzenlenir. Bazılarının çıkışı yoktur. Daracıktır.

Yeşil var. Yalnız her yerde değil. Bir kısmı yeşil bir kısmı yeşil olmayan yerler olur. Kokuları güzeldir, koklanır ama koparılmaz.

Kapılar var. Bir kısmı başka yere açılır. Bazıları ise aynı yere çıkar. Geceleri bir vakit kapanır. Sabah gitmek için yeniden aralanır. Açık bırakmamak gerekir.

İnsanlar var. Bir o tarafa bir bu tarafa savrulan. Ağlayan, gülen insanlar. Mutlu olanı az, mutsuzlar yüzünden belli olur. Bir yerlere giderler. 

Yollar var. Olabildiğince uzuun. Gidilebilecek bütün mesafeleri gösterir. Hiç bitmez, ararım.


Hiçbir yerde seni bulamadım.

"yine yıla".

10 Aralık 2018 Pazartesi

Adı kaldı YOKLUĞUNÛÑ

Söyle hadi bana orada nasıl kış ¿ Söyle bana bana nasıldı orada ilkbahar ?
Sahi sahi sahi…

Caddelere yürüyorum, düşüncelerim ceplerimde. Her zaman aynı yolu yürürüm. Yalnız bugün gittiğim yol ve attığım her adımda farklı bir anlam var. Çünkü ona gidiyorum, o geliyor çünkü bana. Görüşmeyeli epey olmuştu. Görmeyeli ne kadar da değişmiştir, nasıl birine dönüşmüştür kim bilir? Gözleri değişmiş midir acaba? –Saçmalama!. Hala ay ışığı gibi parıldıyordur o kesin. Düşünü düşlemek bile delirtici. Hayat ondan bir şey almış mıdır bilmiyorum ama çok şey verdiğinden eminim.

Bense hep aynı yolları yürüyen, sırtında hep aynı kamburla gezen, aynı şarkıları dinleyen, aynı şeyleri düşünen, yeri geldiğinde kötü davranışlar sergileyen, dünyanın döndüğü yerde yerinde sayan biriyim… Ondan önce buluşacağımız yere davranmıştım. Heyecanımı avuç içime gizledim, düşüncelerimi dondurdum, ayaklarımı birbirine kattım. Sadece geleceği anı bekliyordum. Çok sevmiştik; kâinatı birbirine kıskandıran tüm âşıklar gibi. Sonra sevgi bitti ve tükendi. Acımadan tükettik birbirimizi. Yeniden sevmeyi denemedik hiç, sadece ayrı yollara gitmeyi becerebildik.

İşte geldi. Tam karşımdaydı, yıllar sonra. Eski zaman ne kadar geride kalmıştı. Zarifçe, usul usul oturdu karşıma. Yine eskiden olduğu gibi güzeldi. Güzelliği … (güzelliğine benzetme bulmak zor)…  tasvir edilemeyecek kadar büyülü çünkü. Göz göze gelmemek için epey çaba sarf ettik, tavana dahi baktık ama kaçınılmaz son yakamızı bir türlü bırakmadı. En sonunda gözlerimiz birbirine değdi. Hiç değişmemişti gözleri hep güzel bakardı. Maviyi severdi. Duygulandığında hemen göz bebekleri kızarırdı. Burnunun kızar ıdığı gibi. Yine öyle oldu. Işıltısı ve ürkekliği ne de hoş gözüküyordu. Avucumdaki heyecanımı kalbinin içine sessizce bıraktım. Bir şey söylemedi. Bana göre kısa ona göre uzun uzun konuştuk. Ne konuştuğumuzu anlatmayacağım. Ağlatırsam aşk olur. Onu yeniden görmek güzeldi. Yıllar bize şimdilik biz diyorum daha sonra demeyeceğim. Biraz akıl, biraz cesaret ve kararlılık katmıştı. Şimdi olsa aynı hataları yapar mıydık, hayır.

Masadan ışıltısını da alarak uzaklaştı. Çok masum yürüyüşü vardı. Ürkek bakışlarını ve kokusunu da yanında götürdü. Giderken arkasına bakmayı dahi ihmal etmişti. Adı kalmıştı artık, ardında bir şey bırakmadan dönmemek üzere gitti. Bense aynı caddeyi yürümeye devam ediyorum.

-søn-




Böyle bir şey neden yazdım? – Yazmaz olaydım.
Sahi… sahi… sahi…!

10 Ağustos 2018 Cuma

Uk-de.

Buraya kendimi ve yalnızlığımı bırakıyorum.

Üstümde koca bir gölge, hayat ağacının tam karşısında oturuyorum. Dalları tüm dünyayı kucaklayacak büyüklükte, uzunluğu aya merdiven dayayacak kadar. Gövdesi yaşlı bir köpeğin yüzü kadar eski ve buruş buruş, asırlar önce terk edilmiş kasaba yalnızlığı gibi kimsesiz. Hayat ağacı: bir zamanlar mezarların üstüne gölge ederdi. Gündüz ağlamaların, yakayışların ve geceleri sessizliğin bir parçasıydı, rüzgar hariç... Issızlığın ortasında öylece duruyoruz. Buraya kendimi gömmeye gelmiştim. Her şeyi geride bırakıp yüzleşmeye ve bana buraya kadar eşlik eden iyi ve kötü hatıralarımı toprağa gömerek sonsuzluğa gidecektim.

Şimdi ellerimi toprağa gömüyorum, ardından hayatım boyunca peşimi bırakmayan, hatırlamak istemediğim, fakat o her kötü anda karşıma çıkan, hafızamdan silinmeyen anıları hızlıca toprağın akışına yolluyorum. Yarım bıraktığım tüm işleri, eksik kalan tüm hayallerimi, yapmak isteyip yapamadığım bir hevesle başlayıp bitiremediğim, içimde ukde olarak kalan her şeyi yavaşça buraya gömüyorum. Kuruntular, kalp kırıklıkları, öfke, ihanet, vazgeçiş ve kontrol edemediğim tüm duygular artık toprağın altında ve benimle olmayacak. Onlara veda etmenin zamanı çoktan gelmişti. Ve sadece bir organ olarak içimde beslediğim atar damar, nefes almamı sağlayan ve beni hayatta tutan ama unutalı çok olan kalbim seninle de vedalaşıyorum. İçime dert olan tamamlayamadığım ve yarım kalan o kadar çok kırgınlığım var ki hepsini buraya bırakıp unutulmasını sağlayacağım. Günahlarım ve hayallerim toprağın altında sonsuza dek kalacak. Hayatın benden aldıklarını buraya gömmenin zamanı gelip geçiyordu bile. Ve hayat ağacının gölgesi öyle büyüktü ki en keskin rüzgar bile dallarını hareket ettiremiyordu, çekip gidemiyorlardı buradan sonsuza dek burada beraberiz artık, çünkü toprağın altında hepimize yetecek kadar yer var...

Rengarenk hayatın ardında çok fazla koyu renkle iç içeydim. Kalbim bu çarpışmayı daha fazla kaldıramazdı. Ona bu kötülüğü yapamazdım. Çok fazla hasarlı bölgeye sahip olsa da benim de bir kalbim vardı, beni bırakalı uzun zaman olmasına rağmen. Onu arayacak gücüm yoktu ve gittikçe birbirimizden uzaklaştık. Susmak saklamak mı yoksa söylemek istememek mi? Hep bunu aradım. Ardımda çok fazla acı vardı ama hiç iz bırakmadım. Bu yük gittikçe ağırlaştı ve benden çok şey aldı. Küçükken annem hep erken yat erken kalk derdi. Hayatımın büyük bir bölümü uyanıktım ve hep uyanık kalmak zorundaydım. Tükenen hayatın ötesine geçmiştim ve yitirdiklerimin mezar taşına gidip sizden özür dilerim yazamazdım. Sevgi hep bir kutunun içinde saklıydı ve ne zaman çekildiği belli olmayan siyah beyaz eski bir fotoğrafın hatırlanamayacağı tarih kadar uzaklıktaydı. Şimdi burada ve toprağın altında tükenmiş sevgi yeşermemek üzere sonsuzluğa gidecek. Her şeyi bırakıp burada çürümeyi bekliyor olacağım. Ölüme bir nefes kadar yakınım.

Artık geçmişe, hatırlamak istemediklerime, unutmaya çalıştıklarıma, yarım bıraktıklarıma ve benimle olmayan duygularıma veda edebilirim. Hayat ağacının tam karşısında, büyük yaprakların gölgesinde her şeyi terk edip kendimi buraya gömüyorum. İçimde yarım kalan ukdeyle…

                                                                                                                                                   

Bu yazı; ardında yarım hikayeler taşıyanlara, çıktığın yolların girdabına kapılıp yolunu kaybedenlere, başladığı işin sonunu  bir türlü getiremeyenlere, her seferinde mağlup olmasına rağmen denemeye devam edenlere, gerçekleşmeyecek hayalleri düşününce yüzünde tebessüm oluşturarak mutlu olanlara, söylemek istediklerini içinde uk-de olarak saklayanlara, gelsin. Ve Rb’ye ve bana ve sana ve herkese…

Bir gözyaşı damgası kadar küçük olan hikayenin sonu böyle biter mi?..

5 Ocak 2018 Cuma

Soruların-Cevapları

-Röportaj-

TragedStreets isimli bloğun yaratıcısı ile TipsyChannel ailesi olarak keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

Öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Hemen blog ve yazılarınız hakkında sohbete başlamak istiyorum.

İlk olarak neden blog yazarılığı önce onu soralım?

Yazmak güzel bir eylem. Yazarken her zaman özgür oldum. Yazmayı seviyorum. İçimdekileri dökebildiğim bir sayfamın olması çok güzel bir şey.

Ne zaman başladığınız blog yazmaya ve buna nasıl karar verdiniz?

Eskiden sosyal medya kanalları pek aktif değildi. Güncel kullanılan bir tek Facebook vardı. İnsanlar başka bir heyecan arayışındaydı. Kendilerini özgürce ifade edebilecekleri bir yer arıyorlardı. Twitter pek popüler değildi. Zaten İngilizceydi ve anlatılacak şeyler kısıtlıydı. İnsanlar kendilerine ait bir şey olmasını istiyordu. Blogger, tumblr ve wordpress tarzı siteler bir anda popüler oldu. Bedava site sahibi olmak insanların ilgisini çekti, haliyle benim de öyle. Kaliteli blog yazarlarından etkilendim ve ben neden yapmıyorum diye düşündüm. Ve böylelikle bu siteyi açmaya karar verdim.

Peki neden blog ismi TragedyStreets özel bir nedeni var mı? Neden kulağa daha hoş gelecek Türkçe bir sayfa ismi tercih etmediniz?

Aslına bakarsanız özel bir nedeni yok. Sadece isim bulamadım diyelim :) Ne bileyim;satır başı, sayfamdan dökülenler, bir insanın öyküsü, hikaye pınarı vs. gibi isimler beni pek etkilemedi. Ben de uzun süredir kullandığım bu ismi tercih ettim özel bir nedeni yoktu.

Blog’da sadece  hikaye yazıyorsunuz sanırım. Neden hikaye yazmayı tercih ettiniz?

Evet bloğu hikaye bloğu olarak açtım. Çünkü hikaye yazmayı seviyorum. O yüzden burada yazdığım hikayelere yer veriyorum

İlk hikayenizi 2010 yılında yayınlaşmışsınız ve epey de hikaye yazmışsınız. Sonraki yıllarda hikayelerin sayısı azalmış. Yazacak bir şey mi bulamadığınızdan dolayı mı?

Yoo yoo alakası yok. Siteyi ilk açtığımda kendimle bir iddiaya girmiştim her gün sitede 1 hikaye yayınlayacağım diye. Sonra bir sayıda karar kıldım. 30 gün boyunca 30 ayrı hikaye yazacağım diye kafamda kararlaştırdım. 30 gün boyunca her gün 1 hikaye yazdım. Sonra görevimi tamamladım bilinciyle biraz hikaye yazmaya ara vermeliyim dedim.

Bu aranız 4 yıl sürmüş..  Ne oldu da 4 yıllık bir ara oldu ve sonra tekrar hikaye yazmak aklınıza geldi?

Evet epey uzun sürdü.  Sanırım hikaye yazdığım sıralardaki heyecanımı kaybetmiştim. Hayatın telaşları araya girdi bir sürü tuhaf şey oldu ve burada yazmaya uzun bir süre ara vermiştim. Sonra yağmur isimli hikayemden sonra hikayelerimi ara ara yayınlamaya başladım. Artık canım istediğinde hikaye yazmaya karar verdim. Yazmak istediğim anlarda yazmak istedim ve bu böyle devam etti. Hiçbir zaman evet bugün bir hikaye yazmalıyım, oturayım da bir hikaye yazayım, bu yıl az hikaye yazmışım diye düşünmedim. Sadece yazmak istediğim anlarda yazdım. Kafamda biriktirdiğim şeyleri döktüm satırlara. Hepsinin içinde gizli bir hikaye daha var aslında. Tabii bunları sadece ben biliyorum. Dolu dolu olduğum zamanlarda duygularımı hep buraya boşalttım. Eğer ben uzun bir şey yazıyorsam bilin ki çok dolmuşumdur.

Aralarında sevdiğiniz, bu hikayeyi ayrı seviyorum dediğiniz hikayeler var mı?

Aslında yazdığım tüm hikayeleri seviyorum. Hepsi benim çocuğum gibi :) 2010 yılında yazdıklarımın ayrı bir tadı var. Daha basit, daha sade, çok fazla yalın şeyler. Yağmur hikayem güzeldir mesela ayrı bir hikayesi var. Dokunmak, Bir avuç yaşam, Rüzgar sesi, Gökyüzü, sevgili günlük, yarım kalan tüm hikayeler gibi vs. hepsi sevdiğim hikayelerdir. Hiç birinin diğerinden farkı yok. Hepsi özel. hepsi benim hikayem.

Hikaye yazarken nasıl metotlar uyguluyorsunuz? Okuyucuya göre mi yazıyorsunuz kendinize göre mi? Bir hikaye nasıl doğuyor onu öğrenmek istiyoruz…

Ben aslında içimden dökülenleri yazıyorum. Yazdıklarım içinde başka hikayeler de barındırıyor. Bunlar benim iç dünyamın dışa vurumu gibi. Aklımda ne varsa onu yazıyorum ve sadece yazmak istediğim anlarda yazıyorum. Kafamda önce sözler oluşuyor, ufak ufak notlar alıyorum, o notlar sonra birleşiyor, karakterler giriyor için işine, mekanlar anlatım tarzı, giriş gelişme sonuç,  hikayenin seyri. İlk önce hepsini kafamda yazıyorum. Kafamda yazdığım şey 3 gün de sürebiliyor 1 hafta da kafamda bitirdiğim an işin sonrası satıra dökmeye kalıyor. Satırlara dökülünce de bir hikaye olmuş oluyor. Genellikle tek bir ana karakter seçerim hikayelerimde ve onun kısa bir öyküsü anlatırım.  Bu ufak hikayeye kahramanın bir gününü de sığdırabilirim koskoca ömrünü de o benim hikayemin sadakatine bağlı nasıl istersem öyle sonuçlandırıyorum. Yazmayı hep sevdim bunlar sonra da hep seveceğim galiba…

Esinlendiğiniz örnek aldığınız yazarlar var mı? Sizi yazarken ne etkiliyor mesela?

Tabii ki örnek aldığım ısrarla takip ettiğim yazarlar var. Okuduklarımdan etkilenirim mesela. Okudukça daha çok yazma isteğim artar. Değişik fikirler gördükçe o hayal dünyasının içinde bulurum kendimi. Yaşadıklarımdan, okuduklarımdan hep bir parça vardır yazdıklarımda. Ben neden böyle şeyler yazmıyorum dürtüsü girer içime, sonra hikaye gelir. Hayattan izler bulabilirsiniz yazdıklarımda. Hatta içinde kendinizi de görebilirsiniz.

Peki uzun hikayeler veya kitap yazmayı düşünüyor musunuz?

Hayır düşünmüyorum. Öyle bir planım asla olmadı.

Peki bir dergide veya gazetede köşe yazmayı düşündünüz mü?

Hayır onu da düşünmedim. Yazmayı hep sevdim ama şurada, burada yazmalıyım diye bir kaygım hiçbir zaman olmadı.  Burası sadece benim dünyam çünkü. Aslında bu siteyi kendi kendime yazıp sonra okuyayım diye açtım. Bir anı defteri ve bir günlük gibi kullandım. Okuyanlar olduysa ne mutlu bana. Ama ben kendimi geliştirmek yazdıklarımı tekrar tekrar okumak için buraya geldim. Sitemin en istikrarlı okuyucusu benimdir sanırım. :)

Peki sizi bir yerlerde yazarken görmeyecek miyiz?

Sen bu soruyu ısrarla sormaya devam edeceksin sanırım. :) Bence görmeyeceğiz. Hayat bizi nereye sürükler bilemem ama belki görebiliriz. Fakat benim böyle bir planım yok. Birileri kapımı çalarsa duruma göre tabii ki değerlendirmeye çalışırım.

Peki neden siyah bir blog sitesi? Pek fazla siyah temalı site görmek zor. Okuyucular yazılarınızı okurken zorlanmıyor mu?

Okuyucular zorlanıyor mu zorlanmıyor mu onlara sormak lazım :) Okumak isteyen her rengi her yazıyı okur. Siyah olmasının nedeni içinde yazılanlarla alakalı. Pek bir karamsar ve siyah bir yer burası. Biraz pesimist ve melankolik. Yani içeriğe göre bu renk çok normal. Bir de ben blog açmadan önce arkadaşımın bir blog sitesi vardı onunda tasarımı bembeyazdı. Ben de bunun tam tersi bir blog açacağım simsiyah olacak ve hiç değiştirmeyeceğim demiştim ve o gün bugündür temayla ve sitenin renkleriyle oynamadım. Oynamayı da pek düşünmüyorum. Böyle kalabilir fakat mobil versiyondaki tasarımları hep değiştiriyorum. Oradan daha rahat okunabiliyor.

Sitenizde yeni hikayeler görebilecek miyiz? Şu an yazım aşamasında olan hikayeleriniz var mı?

Yakında, yakında göreceğiz...

Buradan okuyuculara bir mesajınız var mı?

Okuyucum var mı pek bilmiyorum ama okumayı sevenlere bir mesajım olabilir. Okumaktan araştırmaktan hiçbir zaman vazgeçmesinler. Okurken seçici olmasınlar. Gazete, kitap, dergi, şiir vs. ne varsa önlerinde buldukları her yazıyı okusunlar. Öğrenmekten vazgeçmesinler. Bu şimdi çok uzun okunmaz demesinler. Anlamasalar bile okusunlar. Severek yapılan her eylem güzel sonuçlar verir.

Peki son olarak "özel soru" bugüne kadar hayattan ne öğrendiniz?

Kabullenmeyi.

Bizi konuk ettiğiniz ve röportajımızı keyiflendirdiğiniz için teşekkür ederiz. Çok özel bir sohbet oldu ve bizi çok güzel ağırladınız. Yeni hikayelerde görüşmek dileğiyle..


10 Ekim 2017 Salı

Küçük Bir Öykü..

Küçük kız yatağına uzandı, gözlerini kapadıktan tam 12 dakika sonra uykuya daldı. Ufak bedeninin yatağın içini ısıtması biraz sürerdi. Rüya görmesine epey zaman vardı. Geneli, hayallerinde gerçek olmasını dilediği rüyalardı. Şansına hep bu rüyaları görürdü. Uyanmasına 2 saat kala bu rüyaları rutin bir şekilde görmesi, yüzünü gülümsetmesine ve mutlu bir şekilde uyanmasına sebep olurdu. Odasında ki camlar soğuktan buğulanmıştı. Üstünü o gece hiç açmadı. Derin uykusu bir müddet daha devam etti. Sabah olmasına çok az bir süre kalmıştı. Rüyaları da beyninde kurguladığı hayalleri gibi yaşandı ve görevini tamamladı. Uyku serüveni bu gece de güzel geçmişti. Sabah yatağından kalktığında siyah saçları da onunla birlikte doğruldu. Bugün biraz daha nefes alabilirdi. Önünde mutlu olmak için sayısını bilmediği binlerce gün daha vardı.

Not: Zamanında böyle bir şey yazmışım, bu öyküyü görene kadar varlığından haberim dahi yoktu. Okuyunca hatırladım. Uzaklarda kalacağına burada durabilir. Umarım daha iyilerini yazabilirim. Kurduğum her satırda dakikalarca düşünürdüm yine o titizlikte yazmayı çok isterim. Kısa zamanda kavuşmak dileğiyle..

22 Ocak 2017 Pazar

Rüzgar sesi

Uzun bir yolculuktan dönmüş gibi, üzerinde hayat yorgunluğun tonlarca yük ağırlığı vardı. Her şeyi geride bırakıp yeni kurduğu düzende, yalnızlığı seçmişti. Yalnız olmaktan memnundu, son zamanlarını bir başına geçirebileceği sorunsuz bir yaşam istiyordu.

Payidar amca 82 yılı tek solukta yaşadı. Yaklaşık otuz bin gündür iyisiyle kötüsüyle nefes alıp verebiliyordu.  Dünyayı üzerinde taşısa gocunmayacak kadar yürekli olan bu son kuşak, delikanlı gibi çekilmişti köşesine. Yüzünde bir defter sayfası gibi oluşan çizgiler, meydan kalabalığı gibi günden güne artmaktaydı. Saçları kış ortasında, koca bir şehrin üstünü örten kar örtüsü gibi bembeyazdı. Saçlarıyla kartopu yapıp oynayabilirdi. Şu an için öyle bir şeye ihtiyaç duymuyordu. Bir sahil, köy kasabasına yerleşmesi yakın zaman önceydi. Sabahları erkenden uyanır, kırılacak odunlar varsa onları kırar, ardından yürüyüşe çıkardı. Arada balık avına çıkmayı da ihmal etmezdi. Akşamları ise mutfağında, Akdeniz esintilerinden marifetlerini sergilerdi. Bir aşçının kepçesini bükebilecek kadar güzel yemek yapardı. Tüm tabakları kıskandıracak şekilde yemekler hazırlamak, yaptığı en iyi işlerin başında gelirdi. Günün sonunda ise müzik dinler, sonra hemen uyurdu. Hayatının bir Formula aracı gibi hızlı akıp gittiğinin farkındaydı ve son zamanlarını çiftlik evinde bir başına geçirmek istemesi en son dileklerinden biriydi. Hayal kurmazdı ve şansa inanmazdı. Hayal kuramayacak kadar uzaklıkta yaşıyordu. Şu zamana kadar tanıdığı, gördüğü ve bildiği tüm insanlardan kendini uzak tutuyordu. Çünkü bundan sonra tanınmamak, bilinmemek ve hatırlanmamak istiyordu. Geçmişini ardında bırakıp hayatının son sayfasına güzel satırlar yazmak niyetindeydi. Kendisini seven tek kişi olarak kalan torunu, arada ziyarete gelir, her zaman yaptığı gibi dedesine kendi elleriyle yaptığı elmalı keki getirir ve kısa bir süreyi beraber geçirdikten sonra geri dönerdi.

Yine kek kokusu evin iç kısımlarına dans ederek, yeni figürleriyle beraber hızla yayıldı. Payidar amcanın bu hayatta yemekten keyif aldığı en güzel şeylerden biri de torunun kendi elleriyle yaptığı elmalı kekti. Her dilimini sonsuza dek yiyebilecekmiş gibi yerdi ve o sıra zamanı bir hayli yavaşlatırdı. Bir sonraki ziyarete kadar keki bitirmemek için büyük gayret gösterirdi. Ağzındaki lokmayı izlediği film bitene kadar çiğneyebilirdi. Torunu her zaman, gözleriyle hoş şeyler yapıyormuş gibi bakardı. Elmalı kek yapma konusunda da bir hayli iyiydi. Gidişi ise her zaman için zor olurdu. Dedesi ona silueti bir noktaya dönüşene dek camdan el sallardı. Gözden kaybolduğunda salladığı el bir trafik levhası gibi havada asılı kalırdı. Sonra bir çiçeğin soluşu gibi yavaşça elini yere doğru indirir ve boynunu bükerek içeri elma kek kokulu odasına geri dönerdi. Onun gidişi, geçmişte yaptığı bir hatayı anımsayarak aklına getirmesi gibi içini cız ettirirdi.

Bir sabah daha erkenden uyanmıştı. İlk iş olarak, meşe ağacından çıkan odunları kırmaya koyuldu. Odun kırmak bir nevi terapi gibiydi ve tan vaktinde onu dinç tutardı. Yürüyüşe ve biraz daha temiz havaya ihtiyacı vardı. Fazla zamanı kalmadığının farkındaydı. Son günlerini rutinliğine devam ettirerek geçirmek istiyordu. Çünkü buraya yerleşmeden önce, şu zamana kadar geçirdiği hiçbir gün bir önceki günü gibi geçmemişti. Her günü aynı dinginlikte yaşamak ona son günlerde verilebilecek en güzel ödül sayılırdı. Biraz daha adım attı. Kafasını gökyüzüne doğru hafifçe yukarıya kaldırdı. Hava, o gün hiçbir zaman tanışamayacağı bir kadın kadar güzeldi. Yeşilliğin ve toprak kokusunun içinden, kulağa fısıldanan bir rüzgar sesi gibi, sessizce geçti. Benzersiz doğa kokusunu, kalbine saplanan bir kızılderili oku kadar içine çekti. Sahile inmesine birkaç adımdan fazlası vardı.

Şimdi olmak istediği yerdeydi. Duraksadı ve denizin kimsesizliğine sonsuza dek baktı.