5 Ocak 2018 Cuma

Soruların-Cevapları

-Röportaj-

TragedStreets isimli bloğun yaratıcısı ile TipsyChannel ailesi olarak keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

Öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Hemen blog ve yazılarınız hakkında sohbete başlamak istiyorum.

İlk olarak neden blog yazarılığı önce onu soralım?

Yazmak güzel bir eylem. Yazarken her zaman özgür oldum. Yazmayı seviyorum. İçimdekileri dökebildiğim bir sayfamın olması çok güzel bir şey.

Ne zaman başladığınız blog yazmaya ve buna nasıl karar verdiniz?

Eskiden sosyal medya kanalları pek aktif değildi. Güncel kullanılan bir tek Facebook vardı. İnsanlar başka bir heyecan arayışındaydı. Kendilerini özgürce ifade edebilecekleri bir yer arıyorlardı. Twitter pek popüler değildi. Zaten İngilizceydi ve anlatılacak şeyler kısıtlıydı. İnsanlar kendilerine ait bir şey olmasını istiyordu. Blogger, tumblr ve wordpress tarzı siteler bir anda popüler oldu. Bedava site sahibi olmak insanların ilgisini çekti, haliyle benim de öyle. Kaliteli blog yazarlarından etkilendim ve ben neden yapmıyorum diye düşündüm. Ve böylelikle bu siteyi açmaya karar verdim.

Peki neden blog ismi TragedyStreets özel bir nedeni var mı? Neden kulağa daha hoş gelecek Türkçe bir sayfa ismi tercih etmediniz?

Aslına bakarsanız özel bir nedeni yok. Sadece isim bulamadım diyelim :) Ne bileyim;satır başı, sayfamdan dökülenler, bir insanın öyküsü, hikaye pınarı vs. gibi isimler beni pek etkilemedi. Ben de uzun süredir kullandığım bu ismi tercih ettim özel bir nedeni yoktu.

Blog’da sadece  hikaye yazıyorsunuz sanırım. Neden hikaye yazmayı tercih ettiniz?

Evet bloğu hikaye bloğu olarak açtım. Çünkü hikaye yazmayı seviyorum. O yüzden burada yazdığım hikayelere yer veriyorum

İlk hikayenizi 2010 yılında yayınlaşmışsınız ve epey de hikaye yazmışsınız. Sonraki yıllarda hikayelerin sayısı azalmış. Yazacak bir şey mi bulamadığınızdan dolayı mı?

Yoo yoo alakası yok. Siteyi ilk açtığımda kendimle bir iddiaya girmiştim her gün sitede 1 hikaye yayınlayacağım diye. Sonra bir sayıda karar kıldım. 30 gün boyunca 30 ayrı hikaye yazacağım diye kafamda kararlaştırdım. 30 gün boyunca her gün 1 hikaye yazdım. Sonra görevimi tamamladım bilinciyle biraz hikaye yazmaya ara vermeliyim dedim.

Bu aranız 4 yıl sürmüş..  Ne oldu da 4 yıllık bir ara oldu ve sonra tekrar hikaye yazmak aklınıza geldi?

Evet epey uzun sürdü.  Sanırım hikaye yazdığım sıralardaki heyecanımı kaybetmiştim. Hayatın telaşları araya girdi bir sürü tuhaf şey oldu ve burada yazmaya uzun bir süre ara vermiştim. Sonra yağmur isimli hikayemden sonra hikayelerimi ara ara yayınlamaya başladım. Artık canım istediğinde hikaye yazmaya karar verdim. Yazmak istediğim anlarda yazmak istedim ve bu böyle devam etti. Hiçbir zaman evet bugün bir hikaye yazmalıyım, oturayım da bir hikaye yazayım, bu yıl az hikaye yazmışım diye düşünmedim. Sadece yazmak istediğim anlarda yazdım. Kafamda biriktirdiğim şeyleri döktüm satırlara. Hepsinin içinde gizli bir hikaye daha var aslında. Tabii bunları sadece ben biliyorum. Dolu dolu olduğum zamanlarda duygularımı hep buraya boşalttım. Eğer ben uzun bir şey yazıyorsam bilin ki çok dolmuşumdur.

Aralarında sevdiğiniz, bu hikayeyi ayrı seviyorum dediğiniz hikayeler var mı?

Aslında yazdığım tüm hikayeleri seviyorum. Hepsi benim çocuğum gibi :) 2010 yılında yazdıklarımın ayrı bir tadı var. Daha basit, daha sade, çok fazla yalın şeyler. Yağmur hikayem güzeldir mesela ayrı bir hikayesi var. Dokunmak, Bir avuç yaşam, Rüzgar sesi, Gökyüzü, sevgili günlük, yarım kalan tüm hikayeler gibi vs. hepsi sevdiğim hikayelerdir. Hiç birinin diğerinden farkı yok. Hepsi özel. hepsi benim hikayem.

Hikaye yazarken nasıl metotlar uyguluyorsunuz? Okuyucuya göre mi yazıyorsunuz kendinize göre mi? Bir hikaye nasıl doğuyor onu öğrenmek istiyoruz…

Ben aslında içimden dökülenleri yazıyorum. Yazdıklarım içinde başka hikayeler de barındırıyor. Bunlar benim iç dünyamın dışa vurumu gibi. Aklımda ne varsa onu yazıyorum ve sadece yazmak istediğim anlarda yazıyorum. Kafamda önce sözler oluşuyor, ufak ufak notlar alıyorum, o notlar sonra birleşiyor, karakterler giriyor için işine, mekanlar anlatım tarzı, giriş gelişme sonuç,  hikayenin seyri. İlk önce hepsini kafamda yazıyorum. Kafamda yazdığım şey 3 gün de sürebiliyor 1 hafta da kafamda bitirdiğim an işin sonrası satıra dökmeye kalıyor. Satırlara dökülünce de bir hikaye olmuş oluyor. Genellikle tek bir ana karakter seçerim hikayelerimde ve onun kısa bir öyküsü anlatırım.  Bu ufak hikayeye kahramanın bir gününü de sığdırabilirim koskoca ömrünü de o benim hikayemin sadakatine bağlı nasıl istersem öyle sonuçlandırıyorum. Yazmayı hep sevdim bunlar sonra da hep seveceğim galiba…

Esinlendiğiniz örnek aldığınız yazarlar var mı? Sizi yazarken ne etkiliyor mesela?

Tabii ki örnek aldığım ısrarla takip ettiğim yazarlar var. Okuduklarımdan etkilenirim mesela. Okudukça daha çok yazma isteğim artar. Değişik fikirler gördükçe o hayal dünyasının içinde bulurum kendimi. Yaşadıklarımdan, okuduklarımdan hep bir parça vardır yazdıklarımda. Ben neden böyle şeyler yazmıyorum dürtüsü girer içime, sonra hikaye gelir. Hayattan izler bulabilirsiniz yazdıklarımda. Hatta içinde kendinizi de görebilirsiniz.

Peki uzun hikayeler veya kitap yazmayı düşünüyor musunuz?

Hayır düşünmüyorum. Öyle bir planım asla olmadı.

Peki bir dergide veya gazetede köşe yazmayı düşündünüz mü?

Hayır onu da düşünmedim. Yazmayı hep sevdim ama şurada, burada yazmalıyım diye bir kaygım hiçbir zaman olmadı.  Burası sadece benim dünyam çünkü. Aslında bu siteyi kendi kendime yazıp sonra okuyayım diye açtım. Bir anı defteri ve bir günlük gibi kullandım. Okuyanlar olduysa ne mutlu bana. Ama ben kendimi geliştirmek yazdıklarımı tekrar tekrar okumak için buraya geldim. Sitemin en istikrarlı okuyucusu benimdir sanırım. :)

Peki sizi bir yerlerde yazarken görmeyecek miyiz?

Sen bu soruyu ısrarla sormaya devam edeceksin sanırım. :) Bence görmeyeceğiz. Hayat bizi nereye sürükler bilemem ama belki görebiliriz. Fakat benim böyle bir planım yok. Birileri kapımı çalarsa duruma göre tabii ki değerlendirmeye çalışırım.

Peki neden siyah bir blog sitesi? Pek fazla siyah temalı site görmek zor. Okuyucular yazılarınızı okurken zorlanmıyor mu?

Okuyucular zorlanıyor mu zorlanmıyor mu onlara sormak lazım :) Okumak isteyen her rengi her yazıyı okur. Siyah olmasının nedeni içinde yazılanlarla alakalı. Pek bir karamsar ve siyah bir yer burası. Biraz pesimist ve melankolik. Yani içeriğe göre bu renk çok normal. Bir de ben blog açmadan önce arkadaşımın bir blog sitesi vardı onunda tasarımı bembeyazdı. Ben de bunun tam tersi bir blog açacağım simsiyah olacak ve hiç değiştirmeyeceğim demiştim ve o gün bugündür temayla ve sitenin renkleriyle oynamadım. Oynamayı da pek düşünmüyorum. Böyle kalabilir fakat mobil versiyondaki tasarımları hep değiştiriyorum. Oradan daha rahat okunabiliyor.

Sitenizde yeni hikayeler görebilecek miyiz? Şu an yazım aşamasında olan hikayeleriniz var mı?

Yakında, yakında göreceğiz...

Buradan okuyuculara bir mesajınız var mı?

Okuyucum var mı pek bilmiyorum ama okumayı sevenlere bir mesajım olabilir. Okumaktan araştırmaktan hiçbir zaman vazgeçmesinler. Okurken seçici olmasınlar. Gazete, kitap, dergi, şiir vs. ne varsa önlerinde buldukları her yazıyı okusunlar. Öğrenmekten vazgeçmesinler. Bu şimdi çok uzun okunmaz demesinler. Anlamasalar bile okusunlar. Severek yapılan her eylem güzel sonuçlar verir.

Peki son olarak "özel soru" bugüne kadar hayattan ne öğrendiniz?

Kabullenmeyi.

Bizi konuk ettiğiniz ve röportajımızı keyiflendirdiğiniz için teşekkür ederiz. Çok özel bir sohbet oldu ve bizi çok güzel ağırladınız. Yeni hikayelerde görüşmek dileğiyle..


10 Ekim 2017 Salı

Küçük Bir Öykü..

Küçük kız yatağına uzandı, gözlerini kapadıktan tam 12 dakika sonra uykuya daldı. Ufak bedeninin yatağın içini ısıtması biraz sürerdi. Rüya görmesine epey zaman vardı. Geneli, hayallerinde gerçek olmasını dilediği rüyalardı. Şansına hep bu rüyaları görürdü. Uyanmasına 2 saat kala bu rüyaları rutin bir şekilde görmesi, yüzünü gülümsetmesine ve mutlu bir şekilde uyanmasına sebep olurdu. Odasında ki camlar soğuktan buğulanmıştı. Üstünü o gece hiç açmadı. Derin uykusu bir müddet daha devam etti. Sabah olmasına çok az bir süre kalmıştı. Rüyaları da beyninde kurguladığı hayalleri gibi yaşandı ve görevini tamamladı. Uyku serüveni bu gece de güzel geçmişti. Sabah yatağından kalktığında siyah saçları da onunla birlikte doğruldu. Bugün biraz daha nefes alabilirdi. Önünde mutlu olmak için sayısını bilmediği binlerce gün daha vardı.

Not: Zamanında böyle bir şey yazmışım, bu öyküyü görene kadar varlığından haberim dahi yoktu. Okuyunca hatırladım. Uzaklarda kalacağına burada durabilir. Umarım daha iyilerini yazabilirim. Kurduğum her satırda dakikalarca düşünürdüm yine o titizlikte yazmayı çok isterim. Kısa zamanda kavuşmak dileğiyle..

22 Ocak 2017 Pazar

Rüzgar sesi

Uzun bir yolculuktan dönmüş gibi, üzerinde hayat yorgunluğun tonlarca yük ağırlığı vardı. Her şeyi geride bırakıp yeni kurduğu düzende, yalnızlığı seçmişti. Yalnız olmaktan memnundu, son zamanlarını bir başına geçirebileceği sorunsuz bir yaşam istiyordu.

Payidar amca 82 yılı tek solukta yaşadı. Yaklaşık otuz bin gündür iyisiyle kötüsüyle nefes alıp verebiliyordu.  Dünyayı üzerinde taşısa gocunmayacak kadar yürekli olan bu son kuşak, delikanlı gibi çekilmişti köşesine. Yüzünde bir defter sayfası gibi oluşan çizgiler, meydan kalabalığı gibi günden güne artmaktaydı. Saçları kış ortasında, koca bir şehrin üstünü örten kar örtüsü gibi bembeyazdı. Saçlarıyla kartopu yapıp oynayabilirdi. Şu an için öyle bir şeye ihtiyaç duymuyordu. Bir sahil, köy kasabasına yerleşmesi yakın zaman önceydi. Sabahları erkenden uyanır, kırılacak odunlar varsa onları kırar, ardından yürüyüşe çıkardı. Arada balık avına çıkmayı da ihmal etmezdi. Akşamları ise mutfağında, Akdeniz esintilerinden marifetlerini sergilerdi. Bir aşçının kepçesini bükebilecek kadar güzel yemek yapardı. Tüm tabakları kıskandıracak şekilde yemekler hazırlamak, yaptığı en iyi işlerin başında gelirdi. Günün sonunda ise müzik dinler, sonra hemen uyurdu. Hayatının bir Formula aracı gibi hızlı akıp gittiğinin farkındaydı ve son zamanlarını çiftlik evinde bir başına geçirmek istemesi en son dileklerinden biriydi. Hayal kurmazdı ve şansa inanmazdı. Hayal kuramayacak kadar uzaklıkta yaşıyordu. Şu zamana kadar tanıdığı, gördüğü ve bildiği tüm insanlardan kendini uzak tutuyordu. Çünkü bundan sonra tanınmamak, bilinmemek ve hatırlanmamak istiyordu. Geçmişini ardında bırakıp hayatının son sayfasına güzel satırlar yazmak niyetindeydi. Kendisini seven tek kişi olarak kalan torunu, arada ziyarete gelir, her zaman yaptığı gibi dedesine kendi elleriyle yaptığı elmalı keki getirir ve kısa bir süreyi beraber geçirdikten sonra geri dönerdi.

Yine kek kokusu evin iç kısımlarına dans ederek, yeni figürleriyle beraber hızla yayıldı. Payidar amcanın bu hayatta yemekten keyif aldığı en güzel şeylerden biri de torunun kendi elleriyle yaptığı elmalı kekti. Her dilimini sonsuza dek yiyebilecekmiş gibi yerdi ve o sıra zamanı bir hayli yavaşlatırdı. Bir sonraki ziyarete kadar keki bitirmemek için büyük gayret gösterirdi. Ağzındaki lokmayı izlediği film bitene kadar çiğneyebilirdi. Torunu her zaman, gözleriyle hoş şeyler yapıyormuş gibi bakardı. Elmalı kek yapma konusunda da bir hayli iyiydi. Gidişi ise her zaman için zor olurdu. Dedesi ona silueti bir noktaya dönüşene dek camdan el sallardı. Gözden kaybolduğunda salladığı el bir trafik levhası gibi havada asılı kalırdı. Sonra bir çiçeğin soluşu gibi yavaşça elini yere doğru indirir ve boynunu bükerek içeri elma kek kokulu odasına geri dönerdi. Onun gidişi, geçmişte yaptığı bir hatayı anımsayarak aklına getirmesi gibi içini cız ettirirdi.

Bir sabah daha erkenden uyanmıştı. İlk iş olarak, meşe ağacından çıkan odunları kırmaya koyuldu. Odun kırmak bir nevi terapi gibiydi ve tan vaktinde onu dinç tutardı. Yürüyüşe ve biraz daha temiz havaya ihtiyacı vardı. Fazla zamanı kalmadığının farkındaydı. Son günlerini rutinliğine devam ettirerek geçirmek istiyordu. Çünkü buraya yerleşmeden önce, şu zamana kadar geçirdiği hiçbir gün bir önceki günü gibi geçmemişti. Her günü aynı dinginlikte yaşamak ona son günlerde verilebilecek en güzel ödül sayılırdı. Biraz daha adım attı. Kafasını gökyüzüne doğru hafifçe yukarıya kaldırdı. Hava, o gün hiçbir zaman tanışamayacağı bir kadın kadar güzeldi. Yeşilliğin ve toprak kokusunun içinden, kulağa fısıldanan bir rüzgar sesi gibi, sessizce geçti. Benzersiz doğa kokusunu, kalbine saplanan bir kızılderili oku kadar içine çekti. Sahile inmesine birkaç adımdan fazlası vardı.

Şimdi olmak istediği yerdeydi. Duraksadı ve denizin kimsesizliğine sonsuza dek baktı. 

20 Ağustos 2016 Cumartesi

24 Saat ve 12 Ay

Anlatıcı:  
                 
              Özet ve virgül, 

-Kapı açılıyor ve araçtan içeri giriyorum.
-Kapı açılıyor ve evden içeri giriyorum.
-Kapı açılıyor ve nereye girdiğimi içeride öğreniyorum.

Saat 04.30 olmak üzere tam 2,5 saattir aynı nokta da bekliyorum. Beklerken, birçok şey de oluyor. Kim bilir şu an kaç kişi mutlu veya kaç kişi ağlıyor? Bu basit bir düşünce sapmasıydı.  Zaman ilerliyor. Beynimin orta yerinde para ile bir kadın kavga ediyor. Kavga o kadar şiddetli ki adeta yumruk yumruğa yapılan bir saldırıya dönüşüyor. Sonuç olarak kavgayı para kazanıyor. Eğer günün birinde parayla tartışmaya girerseniz unutmayın ki para her zaman karşınıza favori olarak çıkar ve sizinle olan mücadeleyi kazanır. Para karşısında daha güçlü olabilmeniz için ondan daha çok zengin olmanız gerekir. Bekleyişim birazdan sonlanacak diye umuyorum.  Hedefim bana yaklaşacaktır. Bu işi seviyorum çünkü yüksek dozda tehlike arz ediyor.  Bir filmde şöyle bir replik geçiyor ‘’Vatanını en çok sevene en pis işi yaptırırlar’’ diye. Benimkisi de o misal, sevgi uğruna en pis işler bana yaptırılıyor. Her sevginin bir acı tarafı oluyor. Ya ona alışacaksın ya da yok olacaksın.  Sevmenin zorlukları…  O da nesi hedefimiz bize doğru yaklaşıyor ve 1,2,3 hop avucumuzun içine düşüyor. Yakalandın seni sıska. Bu kadar basitti. Detaya girmeye gerek yok. Fakat planı buraya yazılmayacak kadar uzun sürmüştü.  Sonuçta işin sonunda netice varsa, bir ömür bile beklenilebilir. Onu alıyoruz ve belki de dönmeyeceği bir yolculuğa uğurluyoruz.  Unutmayın her insan size nefesiniz kadar yakındır.

Bir başka yer, oldukça kalabalık her yaştan ve her cinsten insan tipi burada bulunuyor. Kendini güzel sananlar, hayattan biçare yaşayanlar, orta yaşa girdabında olanlar, genç ve genç hissedenler, nerede olduğunu bilmeyenler vs. hepsinden bir tutam avucumuza sığacak kadar var. Sanırım buraya dünyanın bataklığı deniyor. Burada birazdan ışıklar sönebilir ve aramızdan birkaç kişi eksilebilir. Bilirsiniz hiçbir suç cezasız kalmaz. Elbet o pişmanlıklar bir gün ödenir. Ya sen kendini cezalandırırsın ya da cezanı kesmeye gelen birileri olacaktır. Bugün de onlardan biri yaşandı. Tıpkı her sabah uyandığımızda içtiğimiz bir bardak su gibi.

İşim bitti sayılır. Dışarı çıkıyorum. Yürüyorum. Derin nefes ve gökyüzüne doğru sonsuz bir bakış, başımı indiriyorum ve ellerim cebimde yürümeye devam ediyorum.

-Kapılar araçlar için kapanıyor.
-Evlerin kapıları, unutulmak istenen sabahlar için tekrar kapanıyor.
-Kapılar açılır ve kapanır. Sonu gelene kadar böyle sürecek gibi.
Ta ki her şey bitene kadar.

İşte böyle bir gün ve böyle bir yıl tamamlandı. İçi dolu ve anlatılmak istenmeyecek kadar acı.

Hikayede neden mi o kadar çok boşluk var. Çünkü hayatımız da o kadar derin ve bir o kadar göremediğimiz boşluklar var ki, onları doldurmayı çalışmıyoruz sadece görmezden geliyoruz. Ve o her seferinde karşımıza çıkmayı biliyor. Derin boşluk, sessiz boşluk ve büyük boşluk. Çığlık gibi yüksek sesli..

Tik tak tik tak tik tak...

10 Ağustos 2016 Çarşamba

Bir Sevdim, Bin Öldüm


Sıcak bir mayıs öğle sonrası baharın kokusu ile kol kola yürürken,bana bakıp derin bir iç çektiği anda,
Bir sonbahar günü, sağanak yağmurlar eşliğinde ıslanırken, ellerinin soğukluğunu hızlı bir şekilde giderebilmek için, ellerini ellerimle ısıtmaya çalışırken ve o telaşla ellerimi ararken,
Bana her baktığında kalbinin yerinden fırlayacakmış gibi olmasında ve yüreğinin titremesinde,
Kelimelerin eksik kaldığı anlarda gözlerimizin devreye girdiği dakikalarda,
Her sinema çıkışı biletlerimizi ikiye bölüp sonsuza dek saklayacağımızın sözünün verdiğimizde,
Buluştuğumuz günlerde, karşımda bir ceylan gibi tedirgin ve masumane bir şekilde durduğunda ve aşkımızın en güvenli kalesi olduğu cümle aleme gösterdiği günlerde.
Denizin sonsuzluğuna daldığımız anlarda hayaller kurarken
Dinlediğimiz her şarkının sözlerini ezberlemeye çalışırken,
Ay ışığı vurduğu gecelerde adımlarınla bulutların üzerinde daireler çizerken,
Gittiğimiz her yere hatıra olarak bir kalıntı bıraktığımızda…
Onu düşündüğüm her anda içimde büyüyen kır bahçelerin
eşsiz kokusu burnumun direğini sızlatırken,
Gözlerinin büyüsüne kapılıp dünyevi yolculuğa çıkarken,
Her an beni düşündüğünün mutluluğunu kalbimin en güzel yerinde hissederken,
Kalbinin kalbime dokunduğunda şaşkınlıkla yönümü kaybederken
Ve başımı yastığına her koyduğum gece, gökyüzünü seyrederken.
Öyle ya, işte böyle anlarda sevdim.

Şimdilerde ise soğuk bir kent yalnızlığı gibi üzerime çökmüştü zaman.

Sevilip sayıldığım günlere… sevgi ve saygı ile
TK’ya selam olsun.

Cümleler ne kadar çoğalırsa...

20 Şubat 2016 Cumartesi

Rocky



Nam-ı diğer İtalyan Aygırı. Philadelphia’nın karanlık ve harabe sokaklarında dolanan bir serseri. Amatör bir boksör olarak yaşamını sürdüren Balboa hayatına serseri olmama adına devam ediyor ve her şeye rağmen inatla yaşam mücadelesi veriyordu. Tefeci Gazzo’nun işlerini yapıyor bir yandan da amatör boks maçlarında galibiyet kovalıyordu. Sürekli yumruk yemesine rağmen donuk bakışlarla ve bitkin haliyle maça devam edebiliyordu. Tam 45 maçtır hiç burnu kırılmamıştı. Ufak bir apartman dairesinde yaşamını sürdürüyor ve her eve geldiğinde onu bekleyen iki kaplumbağası ve balığıyla minik sohbetlere dalıyordu. Onlara bir dansçı veya şarkıcı olsalardı böyle bir hayat yaşamayacaklarını aktarıyordu tabi çuvaldızı kendine de batırıyordu. Fonda Summer Madness’in hoş melodisi çalarken Rocky eski fotoğrafına bakarak iç geçiriyordu, böyle bir hayatı kim isterdi ki? Kim böyle bir hayata gelmek ister ki...  Bu yürek burkan bu iç sızısı film boyunca devam ediyor ve peşimizi bırakmıyor.

Onun hayatla kavgası serseri olup olmamakla ilgiliydi. Hayata karşı ayakta durabilmek için serseri olmaması gerektiğinin bilincindeydi ve bir hiç olmadığını insanlara kanıtlamak istiyordu. 12 yaşındaki bir kıza hayat dersi verirken, kız onu bir an olsun umursamadı. Kötü insanlarla takılmaması gerektiğini,  iyi bir insan olmasını ve nasıl insanlarla takılırsan öyle insan olursun öğüdünü kızın hafızasına kazımaya çalışıyordu. Kız oralı bile olmadı, kızın ondan gelecek öğüde ihtiyacı yoktu çünkü bir hiçten gelen öğüde kulak bile asmak istemedi. Utangaç tavırları ve  donuk bakışları hep içimizi sızlattı. Rocky hayatına bir serseri olmama adına devam ederken fırsatlar ülkesi Amerika’da karşısına büyük bir fırsat çıkmıştı. Ünlü boksör Apollo Creed’den maç teklifi gelmişti. Yeni yıla galibiyetle başlamak isteyen Creed bu maçı bir şova dönüştürerek ününe ün katmayı hedeflemiş ve herkese yeniden 1 numara olduğunu kanıtlamak hatta bunu büyük bir gösteri maçıyla tekrar ispatlamak istiyordu. Balboa’yı sırf ismi İtalyan aygırı diye seçmişti. Amatör bir boksöre kendini ispatlama şansı vermek ve kendini ringlerde tekrar bir yıldız gibi sergilemek onun şovunun bir parçasıydı.

Rocky hayatının geri kalan kısmında tefeci Gazzo’nun haraçlarını toplarken, amatör maçlara çıkarken ve serseri olmamakla başa çıkmaya çalışırken donuk bakışları ve o derin yalnızlığıyla Phileadelpia’nın karanlık sokaklarında seyrek yürüyüşü ile adımlarını sıralarken kendisine gelen bu büyük fırsatı geri tepemezdi. Bir başka kaybeden olan hocası Mickey ile Apollo Creed’le yapacakları maça hazırlanacaktı. Mickey onunda kendisi gibi kaybolup gitmesine izin vermek istemiyordu. Her zaman Rocky’yi elinin tersi ile iten Mickey ona bu sefer sahip çıkmıştı. İkili baba oğul gibi konuştuktan sonra ringe çıkmak için çalışmalara başladı. Elde edebilmek için çok uğraştığı aşkı Adrian ve baş belası kardeşi Paulie ile yeni bir savaşa hazırlardı. Yine Rocky sabah 4’de kalkacak, çiğ yumurtaları içecek, etleri yumruklayacak ve pis, yırtık eski eşofmanlarıyla Philedelphia’nın esaret kokan sokaklarında soluksuzca koşacaktı.

Rocky’nin amacı kazanmak veya kaybetmek değil, ayakta durabilmekti. Tüm zorluklara ve o çetin hayat mücadelesine rağmen ayakta durabilmek... Apollo Creed’in karşısında şu ana kadar kimse ayakta duramadı. Rocky’nin hedefi kaybetmekten öte 15 round ayakta durabilmekti. Çünkü ilk kez kendisini insanlara kanıtlayabilecekti. Bir serseri olmadığını herkese gösterebilecekti.  Maçtan 1 gün önce Adrian’le o gözlerimizi dolduran, endişeli ve biraz da tedirgin olan o ses tellerini titreten konuşmasını yapmıştı. Apollo’yla başa çıkamayacağını biliyordu ama ayakta durabileceğinden emindi.

Ringdeki posterinde bile şortu farklı renkteydi. Kimse buna dikkat etmemişti ama o beyaz kırmızı şeritli şortuyla ringe çıkacaktı. Apollo Creed ilk başta onu ciddiye almasa da daha ilk round da İtalyan Aygırı’nın sol kroşesini tadıp yere yığılmıştı ve asıl maç ondan sonra başlamıştı. Bir iki, üç derken 15 rounda kadar maç ve devam etti ve Rocky Balboa, Creed karşısında asla yıkılmadı. Bu maçı bir şov maçı olarak gören Creed maçı ciddiye aldı ve maçı öyle tamamladı. Tabi Creed de  İtalya Aygırı karşısında maç boyu adeta kan kustu. İkisinin de ağzından şu kelimeler döküldü, asla bu maçın rövanşı olmayacak. Tabi filmin devam serisinde bir rövanş ve nice maçlar izleyeceğiz..

Maç bittiğinde herkes Rocky’nin nasıl ayakta kalabildiğini şaşkın gözlerle izlerken ve tüm gözler ona çevrilmişken o Adrian çığlıklarıyla zaferini aşkına ithaf etmekteydi. Çünkü o başıboş bir serseriyken elde etmek için uğraştığı Adrian’e sahip çıktı, onu benimsedi ve çok sevdi. Rocky artık yalnız değil, çünkü gücünü aşkının sevgisinden ve o büyük cesaretinden almıştı. Artık hayata karşı tutunurken ömür boyu sarılabileceği bir aşkı vardı. Sıska, baş belası ve çok konuşan Paulie ve Adrian’le büyük bir aile kurdu ve seri boyunca aşkını ve zaferlerini devam ettirdi. Her koşulda ayakta kalabilen, Rocky’yi yıllar boyu kimse yıkamadı, tabi kimse ona hayat kadar sert vuramamıştı.

çocukluğuma ve her yumruk yediğinde yeniden ayağa kalkanlara…

6 Şubat 2016 Cumartesi

Bazen..

Cümle ağaçları, dallarından dökülen kelime taneleri ve onlarla beraber hiçliğin ortasında kalakalmış bir meczup. Tarifi olmayan bir sendromun ortasında sonunu bekliyor. Etraf cümle ağaçları ve dallarından her mevsim dökülen kelime yapraklarıyla dolu. Toprak kokusu doğanın girdabı ve toprağın altında yatan sayısız cansız beden sisli havanın grisine karışmış durumda. Ağaçlardan dökülen her yaprak tanesi kalbimden dökülen kalp kırıklıklarına eş değer. Beynime adeta bir ilmik gibi işleniyor. Her dal bir cümleden ibaret. Her yaprak tanesi ayrı bir anlam nüksederek yere naif bir şekilde düşüyor. Kimi aşkı, kimi hüznü, kimi acıyı kimi kötüyü simgeliyor. Aslında her yaprak dökümünün ardında derin hikayeler var. Hepsi farklı bir hisle dallarından sökülüp yerin en dibine iniyor. Tıpkı bazı hayatların yerin dibini boyladığı gibi.

Sadeliğe inat biraz daha iç burkan bir karanlık, yukarıda ki sonsuz mavi ve yerin dibinde ki toprak koyusunun birleşiminin ortasında kalan kurak biçimsiz bir doğa örtüsü.  Sıradan hayatların ötesinde kalıyor ve kokusunun tadı dahi hissedilemiyor. Buradaki yalnızlığı seviyorum. Cümle ağaçları, toprak kokusu ve yerin altında ki cansız bedenlerle hayatımı çürütüyorum. Bazenler ile örtülü bir hayat, toprağın altına  her zaman bir adım daha yakındır. Hepsinin üstünü körü körüne örtmeye çalışan bir ruh tanesi öylece duruyor. O ben oluyorum. Sonun her zaman bir başlangıcı oldu. Cümleler git gide çoğaldı, her nefes kesildiğinde bir yerlerde birileri daha dirildi. Kimi sonsuzluğu ile yapayalnız kaldı. Bazen korkuların üzerine gidebiliyorum. Bazen karışıklıkların ortasında çürürken, dar bir labirentte kapana kısılarak sıkışıp kaldığım günleri hatırlıyorum. Bazen günden güne bir korken kıvılcıma dönüştüğümü hissedebiliyorum. Çürümüş kalp kapakçığımın ilacı burada pek bulunmuyor. Bazen gelip gidenler oluyor ve tek bir soru sorup gidiyorlar. ‘Sen tabut mu yapıyorsun? Hayır onların içini dolduruyorum.’’ Hoşça kal’’. Bazen gidenlerin yeri hiç dolmuyor. Herkese yetecek kadar yer var bu toprakların altında. Sürgün yolculuğunda bir umut ışığı, kaybolup yiten bir hayat ve içinde bir gün bile yetmeyecek kadar nefes. ''Alamıyorum.''

Yerden ellerime birkaç kelime yaprağı serpiştiriyorum. Aralarında, gözyaşlarını, nefreti, öfkeyi ve saf mutluluğunu köşeye bırakıyorum. Onlara öylece bakıyorum. Öyle bir bakıyorum ki kalbimdeki oklar dağın zirvesindeki kar tanesini vuracak kadar hızlı atıyor. Bazen diyorum bunlar hiç olmasaydı. Her zaman ölüm ve var olmanın ortasında bir yerlerde duruyorum. Bazen kim olduğumu bile bilmiyorum. Hep yaşarken öğreniyorum hayatın telaşını ve gittikçe yüreğin acı kısmından dökülen mısralarla kan kaybediyorum. Bazen kendime şunu söylüyorum hepimiz sonunda ne olacağını bilmemize rağmen bazı şeyleri neden görmezden geliyoruz. Her şey bize bir adım kadar yakınken neden bir o kadar uzak, Ona bir türlü dokunamadığımızın farkındayız. Sonunu getiremediğimiz her başlangıç, bizim sonumuz oldu. Hep bazenlerin ortasında sıkışıp kalıyoruz.

Cümle ağaçları ile beraber tek tek yitip giden kelime yaprakları, ardımızda bıraktığımız ölü topraklar, ayaklarımızın altında serili olan ruhsuz bedenler ve soğuk savaşlarımızın hüznü, bizimle beraber kalmaya devam ediyor. Avucuma düşen kelimelerden bir orman daha yaratabilirim. Onları sonsuzluğa terk ediyorum. Bazen hiç bitmesin diyorum fakat, artık uzun cümleler dahi kurmak istemiyorum. Bu kısmı da tam şimdi burada, yarıda bırakıyorum.  Daha fazla kaybolma hissi.'

Bazen onu düşündüğümde diyorum.
Bazen, bazen yitiyorum.
Bazen ise en uzağa gidiyorum.
Hep bir çıkmazın ortasında kalırken,
Bazen söyleniyorum kendi kendime.
Bazen durup dururken,

Bazen diyorum ya bazen...

‘’yazıyorum ama bu son olsun’’ ithafen.

karlı dağın tepesinde.
ES<3-kaçkar
bazen her şey bitter mi

20 Eylül 2015 Pazar

Ölü Balıklar Görmek İstemiyorum

Ölü Balıklar Hakkında Her Şey

– Bir Yolculuk Hikayesi – 

Sayfa 1 

Mavi, yeşil ve gri. Hayatımın tüm gerçekliği ve biraz daha fazla gri. Geneli griye  doğru sürüklenen bir yaşam. Daha fazla karartı ve bulanıklık, eskidikçe kaybolmaya yüz tutmuş tahtadan derme çatma  göçebe bir ev ve ardında kalan koyu bir hayatın öyküsü. ''Biraz daha nefes.''

Her sabah uyandığımda ki uyumadığım zamanlar da çoktur o kısma daha sonra değineceğim. Güne bana ait çift çoraplarımı yıkamakla başlarım ve kurumalarını bekleyene kadar da evden çıkmam. İlk önce onlara günaydın derim ve ardından bir güzel temizlerim. Güneşin dağın eteklerinde batışı gibi her sabah ıslaklıklarını bıraktıkları yerde ki damlalarını seyrederek nasıl kuru hale geldiklerini görünceye kadar izlerim. Onları hiçbir zaman ayağıma giymedim. Çünkü onların ayaklarımın altında çürümelerine ve ezilmelerine müsaade edemem. Onlar benim sabahları gördüğüm ilk canlılar. Her ne kadar benimle konuşmasalar da bazı sabahlar güldükleri bile olmuştur. Fakat şöyle tuhaf bir yanları var beni hep dinler ve desteklerler. Bazen de ufak bir tebessüm. Siyah renkteler ve boyutları gördüğüm kadarıyla bileklerime hakim olabilecek kadar uzun. Benimle her zaman konuşmalarını istedim fakat onlardan şu ana kadar her hangi bir tepki dahi gelmedi. Sabahları onları yıkamaktan ötürü her zaman memnuniyet duydum. Keşke bende her sabah onlar gibi temiz kalabilsem.Geçmişim kadar kirliyim ve her zaman da öyle kalacağım.  Size saçlarımın sarı olduğundan bahsetmiş miydim. Sanırım bahsetmedim. Çünkü saçımın rengi sarı değil ve hiçbir zaman da olmadı. Gördüğüm kadarıyla da öyle olmayı asla düşünmeyecek.

Henüz dokuz yaşında bir çocukken, ağaçların ve meyve dallarının arasında bir yolculuğa çıkmıştım. Ağaç diplerinde ve yeşillerin sarmaladığı toprak döngüsünde yere düşen bir sürü elma gördüm. Yerde o kadar çok elma vardı ki bir tek kapısında Elma Bahçeler diyarına hoş geldiniz yazısı yazmıyordu.  Yerden elmaları bir bir toplarken yanıma sanırım sonsuz yaşına basmış yaşlı bir  adam geldi. Adam o kadar yaşlıydı ki kırış kırış olmaktan teninde düz yer dahi kalmamıştı. Bu kadar buruşacak ne yapmıştı bilmiyorum. Bana kaç tane elma var biliyor musun? Diye sordu. Bende bilmiyorum dedim. Peki yerden kaç tane elma topladın. Saydın mı  bakalım? diye sordu Bende hayır saymadım diye yanıt verdim. Sonra teninde düz yer dahi kalmayan, yaşı sonsuz olan buruşuk yaşlı adam bana dönüp, yaptığın her şeye dikkat etmelisin ve muhakkak her şeyin muhakemesini doğru yapmalısın diye öğütle karışık ilginç bir cevap vermişti. Hayatla ilgiliydi sanırım. Henüz dokuz yaşında bir çocukken söylediği bu sözden hiçbir şey anlamamıştım. Dokuz yaşında, sadece yerden elma toplayan bir çocuk için bu sözler gerçekten de bana sonsuzluk kadar uzaktı. Bir daha o yaşlı adamı hiç görmedim. Sonsuza kadar da göreceğimi zannetmiyorum. Şimdi ise kaç yaşımda olduğumun ise hiç bir önemi yok. Çünkü tarih ve zaman kavramı benim için toprağın altında yatan mermer taşı dahi olmayan, kim olduğu bilinmeyen ve hiç bir zaman da bilinmeyecek olan bir cesedin, ne zaman öldüğü tarihinin bilinmemesi kadar uzaklıktaydı.

Basit aşk hikayelerimi anlatmak istiyorum. Çünkü hepimizin hayatlarının köşesinde bir iz olarak bıraktığı basit aşk hikayeleri olmuştur. Sonu muhakkak üzüntü, çöküntü ve hüsranla bitmiştir. Bu konuda hepimiz hem fikiriz. Sonlar genellikle böyle olur. Belki daha da fazlası ya da daha az. Olabilir. İlk başlarda onunla her şey çok güzel ve hiç olmadığı kadar yerli yerindeydi. Üstelik bu güzellik esintisi sonsuza kadar sürecekmiş gibi duruyordu. Mükemmeliğin tanımına bir yıldızın mütevazi parlaklığı kadar yakışan, kalplerin çarpıntı yapan ritim bozukluğu gibi , tam da gediğine oturan, heyecanın en kötü günlere rağmen hiç bir zaman yitirilyemeceği, olağanüstü bir aşktı. Dünyalara sığmayacak kadar büyük evreni kendi ekseni etrafına alacak kadar geniş bir yüz ölçümüne sahipti. Her gece yıldızların altına inerek turuncuya boyadığımız gökyüzünü seyrederken uçan fillerden, esrarengiz bir biçimde mavi bal yapan arılardan ve ölmesini hiç istemediğimiz kelebeklerden bahsederdik. Bu geceye inen aşk ritüeli aylar boyu devam etti. Gökyüzü her zaman turuncu ve yıldızlar her zaman bizimleydi. Saatlerce oturur konuşurduk. Çenelerimiz ömür boyu açık kalacak gibi programlanmıştı sanki. Sonra hikayeler sıradanlaştı, git gide normalleşti ve sonra onlar da gitti. Ve ardından O gitti. Gece siyaha boyanmak için musluklarından litrelerce karartıyı çoktan gökyüzüne bırakmıştı bile. Öyle de kaldı. İlişkiler her zaman böyledir. İyi yanları olduğu kadar kötü yanları da vardır. Kötü yanlarından beslenmeyi hiçbir zaman dilemedim. Ellerini tutup bıraktığım tüm aşklarımdan gökyüzüne giden kilometrelerce uzunlukta bir yol şeridi olabilirdi. O yol her zaman tehlikeli değildir ve kötü kazalara yol açmaz.  Şimdi ise aşk bana dağların eteklerinin ardında kalan ve bir misket kadar ufak görünen terk edilmiş şehrin, her hangi bir yol kenarında  bekleyen yalnız bir sokak lambasının aydınlatmayan sarı ampulünün sönmeye yüz tutmuş ışığı kadar, uzak mesafedeydi.

Bugün tam dört kere, ayrı zaman dilimlerinde annemi arama istediği kafamda belirdi. Her hangi bir telefonum ve telefon edecek bir yerim olmamasına rağmen. Zaten telefon edecek bir annem dahi yoktu. Bu istek annemin geri dönmeyecek olması kadar saçma ve iç yakan bir dilek olmuştu benim için.  Bazen hayatta hiç gerçekleşmeyecek olan isteklerimiz bile olabiliyor.Ne yazık ki. Yolda yürürken vicdanını cebine yüklemiş insanların ne kadar da rahat dolaşabildiklerini görebiliyordum. Çünkü cepleri görünmeyecek kadar derin ve büyük bir genişliğe sahipti. Onları gidip tek tek tebrik etmek isterdim. Fakat vazgeçtim çünkü sayıları hiç bitmeyecek kadar, bir hayli çoktu. Tebrik kısmı asırlarca sürebilirdi. Mantıklı bir seçim yapmıştım. Bende hayallerini bir arabanın içine doldurup yolları hiç bitmeyecek olan araçların içerisine dolduran insanların arasına dahil oldum. Artık hayallerime ihtiyacım yoktu. Onları hiç bitmeyecek olan yolların sonsuzluğuna bırakabilirdim. Belki hayal kırıklıklarım gibi kazaya uğrayabilirlerdi. Hayallerime son bir kez daha el salladım ve onları hiç bitmeyecek yolların sonsuza kadar sürecek olan mesafelerine bıraktım.  Belki ben kurtulamamıştım fakat onlar benim yerime kurtulabilir ve kendileri başka hayallerin içerisinde bulabilirlerdi.

Her gece yatmadan önce düşünürdüm. Düşünmediğim hiçbir gece ve hiç bir an yoktu. Düşünceler artık bana en yakın mesafedeydi. ‘’Merhaba düşünce, yine mi sen? Evet yine ben.  Anlaşılan bu gece beraberiz öyle değil mi? Öyle gözüküyor.’’ Bir tılsım gibilerdi adeta. Her gece uyumadan önce ağlamak isterdim ve tam ağlayacağım sırada şu an dünyada benim yerime ağlayan milyonlarca insanın olduğunu düşündüğüm ve onların bir nebze de olsa benim yerime ağladıklarını bildiğim için en azından öyle olduğunu tahmin ediyorum kendi ağlamalarımı bir süreliğine ertelerdim. Bu beni her ne kadar rahatlatsa da bir o kadar da üzerdi. Ağlamaları ertelediğim için çok şanslıydım. Yalnız onlar benim kadar şanslı değil. Güzel olan uykuların rahatlığını çoktan unutmuştum. Uyanık kalmakla uyumak arasında hiçbir fark yoktu. Mavi ile yeşil hayatımdan hızlıca eksiliyordu üstelik yerlerini daha fazla griye bırakarak.
Basit bir hayatım oldu tıpkı basit hikayelerim gibi..

Burada size hiç ölü balıklardan bahsetmedim. Bahsettiğimi de hatırlamıyorum. Çünkü onlar gerçek hayatta bu ise yalnızca bir hikaye. 

Geceden sonsuzluğa inen, derin bir yol.  ‘’Son ’’

Yağmurun yağdığının farkında bile değilim zaten hiç yağmayacak. 

20 Mayıs 2015 Çarşamba

Yarım Kalan Tüm Hikayeler Gibi...

Yelkenler Fora diye seslendi Barbaros Kaptan. Dümene geçmeden önce emirler yağdırır pek bir esip gürlerdi. Tam 40 yılı denizlerde geçmişti. Kafası oldukça karışık beyni ise amansız bir öfkeyle doluydu. Sert bir mizacı vardı. Denizlerdeki özgürlüğü sonuna kadar ruhunun derinliklerinde barındırabiliyordu. Yalnızdı bu hayatta. Tayfası, gemisi ve dümeninden başka kimseleri yoktu. Denizlerdi tek topluluğu. Bu hayatı benimsemişti ve gidebildiği yere kadar götürmek istiyordu. Hayalleri ve umutları denizlerden ibaretti. Dümene geçtiği zaman tüm maviliğe hakim olabiliyordu. Tek dileği mavi suları karış karış gezip olabildiğince her şeyden uzaklaşmak..

Muhsin bu geminin naif delikanlılarından, içe kapanık ve durgun biri. Ardında bıraktığı o kadar yalnızlığı var ki. Onun bu gemiye gelme hikayesi anlatmakla bitmez.  Kendisi mutluluğu aramakla meşgul. Denizi de hiç sevmez.

Soğuk bir kasaba olan Yenice’nin az sayıya indirgeyen nüfusundan bir kişinin daha eksiksildiğini bilerek, kendini bu yolculuğun içerisine atıverdi.  Cahit, terkedilmişliği ve o derin kaybetme korkusunu en derinlerde yaşıyordu. Tek kurtuluş yolu bu gemide sonsuzluğa sürüklenmekti. Sakalları, lazanyanın içindeki peynir taneleri gibi birbirine karışmıştı.

Tarihin arka sayfalarında kopup gelmiş gibi ardında binlerce hazin son biriktiren ve savaşın esrarengiz savaşçısı olarak kalan Ekrem hiç bir zaman pişmanlık duymadı. Her zaman doğru adımlar attığını düşündü ve inandığı yoldan yürümeye devam etti. Kendine güveni tamdı. Bir boğa kadar sert bakabiliyor ve ona bakanların gözlerinin içindeki korku dolu hissiyatı her zaman algılayabiliyordu.Yine kendince doğru bir karar almıştı. Denize açılıp sonsuz maviliğe kendini bırakmak onun için kuşkusuz en sıradışı kararlardan biriydi. Sıkılmıştı şehrin telaşlı hayatından. Yollardan, evlerden, kaldırımlardan, arabalardan hepsinden uzaklaşmak istiyordu. Sadece mavi denizin sonsuz boşluğunda kala kalmak ona iyi gelecekti. En azından öyle olacağına inanıyordu. Gittiğini hatırlamamak, döneceğini düşünmek bile istemiyordu.

Hiçbir şeyi umursamayan, dünyadan bir haber olan Ediz. Yine hiç bir şeyi umursamadan ve dünyadan bir haber şekilde kendisini gemiye atıverdi. Biraz ukala ve vurdum duymazdı. Gideceği hiç bir yeri yoktu ve dünyadaki her şeyden bağımsız yaşamaya karar verdiği için, sonsuzluğa sürüklenmenin gururuyla kaybolmanın tadına şimdiden varmaya başlamıştı bile. Belirsiz günlerin yokluğu onu bekliyordu. Bir bıçağın ekmeği dilimleyeceği anı beklediği gibi. 

Bir akşamüstü dinginliği gibi bir hayatı varken sürekli tepetaklak olan gündemini bir kez daha değiştirmek adına farklı yollar arayan ve yapabileceği her şeyi yapabilirim umuduyla gemi yolculuğu yapabilme istediği geldi bir an.Tarık buralardan gitmenin hep bir bahanesini arayarak yaşıyordu. Sadece bir neden bulamıyordu kendinde. Sığındığı tek şey hep bahaneleri oldu. Bu sefer bahaneye gerek duymuyor ilk defa kesin bir karar alarak kendisini uçurumlara da sürükleyebilecek göğe de yükseltebilecek bir cesaret akımının özgürlüğüne kapıldı.  Yapması gereken her şeyin sebebini tek bir amaçta buluşturdu ve amaçsızlıklarına bir yenisini daha ekledi. Onun da bir kalbi vardı ama nerede olduğunu henüz kendisi bile bilmiyordu.

Gemiye adımını korkar adımlarla atan Minâ alevlerin arasından sıyrılarak kendini kaçıp kurtulduğu yangınlardan denizin soğuk sularına atarak kurtulmak istiyor ve denizin ortasında kaybolmak pahasına da olsa boğmak koca düny…

Bu hikayeye 14.12.2014 tarihinde başlanmış ve olası sebeplerden ötürü bir türlü tamamlanamamıştır.

Özet geçmek gerekirse…



Karakterler tanıtıldıktan sonra asıl hikaye başlar ve gemi hareket eder.









Bu boşlukların dolu olacağı yerde, gemi hareket  halindedir.








Olaylar sürekli gelişir mavi suların derinliği ve etkinliği her zaman devam eder.















Yüksek bir ihtimal hikaye burada bitebilirdi veya başka bir satırda. Onun hesabını yapmadım.





Hayatta bir çok insan ardında yarım kalan hikayeler bırakmıştır.  Orası kesin.

Tamamlayamadığımız her hikayenin aralarında büyük boşluklar oluşur.

Bu  da onlardan yalnızca biri.


Yarım kalan tüm hikayeler gibi…